Banu Uçak

Mimar, Editör, Danışman

Bahara Güzelleme veya Gece Buluşması*

(Umarım) Kokusunu, yazımdan duyabileceğiniz baharımın yaseminleri

Bu kış çok zor geçti. Yeni başlangıçlar yaptım. Her yenilik, eski hayallerin yıkılması, yenileri kurma yükü demek. Hem ümitli, hem de zor. Uzun, soğuk bir kış oldu. İçine hastalıkları gizledi, yakınlarımdan kalbi kırılan, kayıplar yaşayan, haksızlığa uğrayanlar oldu. Sevdiklerimden yeni bebek kucaklayan olmadı bu kış. Memleket korkulara, kaygılara, kayıplara alıştı, içine kapandı. Hatta dünya da bir parça grileşti. Belki de hep öyleydi, ben yeni fark ettim.

Üst üste montları giydiğim, trafiğin her halinden nefret ettiğim, gökyüzünde hala dolunay varken karanlıkta kalkıp işe gittiğim günlerden sonra bugün, birden, ansızın, yeniden, benim için tam otuz yedinci kez bahar geldi. Çiçekler rahiyalarını saldılar, arıları etraflarına çağırdılar. Ve ben bir kez daha bugün hayata uyandım. Uzun zaman sonra içimde tekrar yazı yazma isteği de baharla uyandı.

Bir süredir bence hep birlikte değişik, sinir bozucu bir insan türüne evriliyoruz. Belki de çağın ruhundandır; etrafımda hayata ilişkin her konuda neden sonuç ilişkisi kuran insanlar çoğaldı. Biliyorsunuz devir anlama, çözümleme, haberdar olma, hesap sorma, gerekçelendirme devri. Bilgi edinmek ise tek tuşla bedava. Kısacık bir kelime var lugatlarda, anlamı unutulmaya yüz tuttu; o da “bilmiyorum”. Hanidir duymadım kimsenin “bilmiyorum” dediğini. Çarşaf çarşaf köşelerden beynin çalışma mekanizması, televizyonlardan evrenin karanlık sırları, cep kitaplarından “Suç ve Ceza”, çizgi romanlardan “das Kapital” kolayca öğrenilip, tüketilebiliyor artık. En azından sosyal hayatın sosu olabilecek kadar, hakim olmak mümkün çoğu şeye. Bilinmezler, gizemler ortadan kayboldu. İnsanoğlu, genom haritasını çıkarıp, başka gezegenlerde koloniler kurmayı hayal ededursun, hala makus kaderi olan faniliğine bir çare bulamadı. Bu fani olma hali ki hala (biz kabul etmek istemesek de) kayıpları, kazaları, hastalıkları da hayatın doğal parçası haline getiriyor. Kendi hayatımızın kontrolünü elinde tuttuğumuz yanılsaması her seferinde başımıza gelenler karşısında tuz buz olup parçalanıyor. Ne kadar istemesek de hayatın düzenli olarak yüzümüze vurduğu gerçek aslında başımıza gelenler üzerinde kontrolümüzün düşündüğümüzden çok az olduğu.

Geçen gün, planlar yapmayı, hayatını kararlar alarak sürdürmeyi ve hayat kendi çizdiği yolda akmadığında hafif yollu depresyonlara girmeyi adet edinmiş bir arkadaşımı dinlerken, aklıma dedemin ölüm hikayesi geldi. Koşuyolu’nda bahçe içinde bir evde, emekliliğinin torunlarıyla, çocuklarıyla tadını çıkaran dedem, kasaptan aldığı ciğeri kedi mutfak penceresinden kapınca birden sinirlenmiş, kalp krizi geçirerek bugün genç sayılabilecek altmış yaşında aramızdan ayrılmıştı.

Neden sonuç ilişkisi takıntısının ölüm karşısındaki en belirgin tezahürü “gerekçelendirme”. Başına kötü hastalıklar gelen insanların hayatlarında yaşadıkları güçlüklerin onları dermansız dertlere düşüren en büyük etken olduğuna inananlar çoğunlukta biliyorum. Dedemin neredeyse Hüseyin Rahmi Gürpınar hikayelerinde görülebilecek mizahi bir olay sonucunda ölümünden, çağın popüler bakış açısıyla; geçirdiği zor gençliğe dayanamayarak zayıflayan kalbi (veya Koşuyolu’nun afacan kedisi) sorumlu. Bana sorarsanız her ikisi de değil. Hepimizde gittikçe artan hayatı kontrol etmeye dair derin istek ve alışkanlık (ve tabii ki yanılsama) bizi kimi zaman ruhsal, çoğunlukla da sonunda bedensel olarak hasta ediyor.

İnsanoğlu toplama kamplarında hayatta kalacak, gerektiğinde eksilerek de olsa evladının ardından yaşamaya devam edecek kadar güçlü. Yani belli ki başımıza gelenler değil, onlara atfettiğimiz anlam bizim hayatımızın yönünü çizen şey.

Biliyorum, bu mevzu zaten uzunca zamandır dillendiriliyor hatta etrafında bir endüstri de oluşmuş durumda. Ama bence modern hayatın hay huyunu ehlileştirmek üzere pazarlanan her türlü bilimsel gerçek, antioksidan, antidepresan, pilates, meditasyon ve benzeri şeyleri hayattan istediklerimizi bize getirecek reçeteler olarak algılamaya, planlarımıza uygun kısa yollar aramaya devam ettikçe hayal kırıklığından yakayı kurtarmamız da mümkün değil. Olumsuz duyguların, üzüntünün, depresyonun insanı her türlü hastalığa salacağı bir gerçek. Sezgim odur ki; bundan kurtuluş özde başımıza gelenlerin bütünü olan hayat denen yolun, bizi etkileyebilme, değiştirebilme gücünü keşfetmekten geçiyor. Her şeyin kendi kontrolümüzde açıklanabilir bir yanı olduğuna ilişkin düşünce sistemi de burada çöküyor işte. Hayat dediğin, seni hep zayıf olduğun yerden sınava çekiyor. Ve esneyip değişemez, bırakıp gidemez, yeniden başlayamaz, tersini yüzüne çevirip altından bakamazsan sınav ağırlaşarak tekrar geliyor. Yazması, yapmasından kolay biliyorum. Ancak mecburiyetleri değil, tercihleri yaşayanların, hedefe doğru yürümeye inatlaşmadan, yolda geleni karşılayanın daha mutlu oldukların açıkça görüyorum. Masamda mis gibi kokan yasemin çiçekleri, aklıma nedensizce takılan Atilla İlhan’ın “Gece Buluşması” şiiriyle bir pazar akşamı bana bu satırları yazdıran bahar, ben burada olsam da olmasam da sayamayacağım kadar kez gelecek. Onu ne kadar değil, sadece ve sadece nasıl karşılayacağıma ben karar verebileceğim.

Gece Buluşması*

Sen İstinye’de bekle ben buradayım

İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Çünkü ben buradayım karanlıktayım

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

Şarabım bütün ekşi suyum soğuk

Yanımda olmadınmı seni seviyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlıyabilir misin

Gece yarıları telefon ettin mi hiç

Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu

Ben senin olmadığını arıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık

Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor

Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil

Belki ölmek hakkımı kullanıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

A. İlhan


Also published on Medium.