Banu Uçak

Mimar, Editör, Danışman

Başlamak Her Şeyden Zor

En Azından Benim İçin

Bu aralar gerginim. Hem de öyle böyle değil, alışkın olduğumdan, hatta kaldırabileceğimden daha çok gerginim. Sosyal medya hesaplarımdan beni izlerseniz, gülümsemesi cömert, zekice yorumlar yapan, gezen, tozan, etrafı kalabalık bir genç kadın göreceksiniz. Ancak görünen, gerçeğin yalnızca küçük bir bölümü. Her zamanki gibi.

Geçtiğimiz ay boyunca hayatımda tanımadığım, beni bir oda dolusu topuklu ayakkabılarımdan, gezmemden, tozmamdan ayıran şiddetli, bir süre sonra kendisinden başka bir hisse yer bırakmayan bir bel ağrısı ile mücadele ettim. Ağrı hissine şükür ki yabancı olduğum için ilk önce hiç yüz vermedim. Bir süre sonra artık yok sayılamaz bir hale geldiğinde doktorlara başvurdum. Fiziksel olarak ağrıya sebep olacak bir bulguya ulaşılamadığında, aynı zamanda çok sevdiğim bir arkadaşımın babası olan doktorum gözlerimin içine baktı ve ağrımın aslında “gerçek” olmadığını söyledi. Ağrı gerçek olmadığı, beynimdeki ağrı merkezimin bana bir oyunu olduğu için bir ay boyunca bana reçetelenen hiçbir ilaç doğal olarak semptomları da geçirmemişti. İnsiyaki olarak ilk tepkim doktorların sebebini kestiremedikleri her şeye “psikolojik” deme adetlerini şöyle bir aklımdan geçirmek, teşhisi eksik, kendimi fazla görmek oldu. Sonra benim için zor olanı yaptım, “gerçekten” dinledim. İnanılmaz olanı, muayenehaneden çıktığımda ağrım geçmişti. Gittiğimde oturmakta bile güçlük çeken ben, güle oynaya muayenehaneden çıktım. Hala da kendimi iyi hissediyorum.

Bu aralar kendimi hasta edebilecek kadar gerginim ama fark ediyorum ki gergin olan yalnızca ben değilim. Etrafımdaki hemen herkes gergin. Özde anlaşılmamak hissinden, doğru bildiğini yanındakine anlatamamaktan nefessiz, tıkanmış ve bezgin. Ülkenin iklimi dahi böyle. Herkes karşısındaki için benzer şeyleri düşünüyor; dünyayı bir benim gözlerimle görse, ne kadar doğru düşündüğümü anlayacak, bana hak verecek, doğru yolu bulacak. Tam da bu sebepten hepimiz birer ayağımızı pergelin iğneli ucu misali yere sımsıkı batırmış, kendi etrafımızda daire çizer gibiyiz. Gerçekte merkezimizi değiştirmeden, etrafımızdaki çizgiyi döndükçe kalınlaştırarak yaşayıp gidiyoruz.

Oysa ben hüznü, melankoliyi, içe dönük olmayı hiç ama hiç sevmiyorum. İçimde de uzun süre barındıramıyorum. Tam da bu nedenle etrafımdaki çizgi koyulaştıkça, kabuğumu kalınlaştırıyor, içimdeki sıkıntıyı, çatışmayı içime akıtmaya devam ediyorum. Belli ki, öteki beriki de böyle yaşayıp gidiyor.

Geçtiğimiz ay biri yaklaşık on sekiz yıldır görmediğim, liseden beri sosyal medya üzerinden arada sırada haberleştiğim bir arkadaşım, hayatımda toplamda en çok on kez gördüğüm başka bir arkadaş ve en yakın arkadaşlarımdan biri arka arkaya beni içlerini sıkan, kasvetli rüyalarda gördüklerini söyleyerek aradılar. Eskiden bu enerji, reiki, karma türü kavramları pek sığ bulur, bir biçimde itikadı olan insanları biraz hafife alırdım. Daha az zeki olmayı kabullenmek gibi gelirdi tüm bunlar bana. Bu gezegende otuz yedinci yılımı idrak ettiğim bu günlerde, hepimizi birbirimize Avatar’ ın ağaçlarının kökleri gibi bağlayan garip bir enerji olduğunu hissediyorum. Kasvet, neşe, ümit gibi güçlü duyguları bir biçimde birbirimize geçiriyoruz. Yalnız kaldığımızda ise, mahrum kalacağımız şey kişiden kişiye değişmekle beraber, içimizde tortulanan temel duygu kaygı oluyor. Benim kaygımın odağının ne zaman içime kodlandığını bilemiyorum ama özü “yeterince olamamak”.

Sosyal medyanın gücü ile yakınlar uzak oldu. Ben de bazıları hayatıma bu şekilde dahil olmuş, bazılarının da kalben bana yakınlığını bu şekilde keşfettiğim bine varan insanla bu mecra üzerinden hasbıhal ediyorum bir süredir. Kıza ve öz, hatta bu şekilde kotarıldığı için zekice addedilen yorumlarıma alkış tutan, zaman zaman telefonla açıp tebrik eden, sen mutlaka yazmalısın diyen azımsanamayacak insan oldu etrafımda.

Bense bir türlü iki satır yazı yazacağım bir mecraya sahip olmaya yanaşmadım. Türlü türlü bahaneler üretip, bir türlü elimin düzenli yazmaya gitmemesinin özü de benim özümle aynı “yeterince olamamak kaygısı”. Arı gibi sokan, kelebek gibi kaçan yorumlarım, lafı gediğine koyan hazır cevap tutumum aslında gerçekte var olmayabilirdi. Dahası üç satırdan fazlası kimseye ilginç gelmeyebilirdi. Bir şey yapmaya başladıysam mutlaka tam teşekkülü, eni boyu, başı sonu düşünülmüş olmalıydı değil mi?

Oysa ben ne yaparsam yapayım “yeterince olmak” mümkün değil, gerekli de değil. Hayat yolculuğu hep bir şeyleri bekledikçe var. Bekleme, çaba bitince hayat da bildiğimiz hali ile sona eriyor. İşte ben de bu akşam, kendi rehavetime son vererek, kendi güvenli sularımı terk ediyorum. Sizler için küçük, benim için ise dev bir adım.

Kimse için anlamı olmayacaksa bile, kendim için yazmaya başlıyorum.