Banu Uçak

Mimar, Editör, Danışman

Beyoğlu, Eski Beyoğlu değil anladık da; biz eski biz miyiz?

Atina Riviera’sı, Vouliagmeni

Hafta sonunu hayırlı bir iş, çok sevdiğim bir arkadaşımın düğünü için Atina’da geçirdim. Yunanistan’a her gidiş tanıdık, nostaljik bir huzura vesile. Bu hafta sonu Atina’ya 20 dakika mesafedeki Vouliagmeni’de bir anda çocukluğumdaki sakin sayfiye yerlerine dönüp, babacan esnafın, ahşap masaların, küçük yerli işletmelerin, güzel yemeklerin, sakin plajların ve ağır akan zamanın diyarında kendimi buldum. Yunanistan’a gidenler bilir, Türkçe konuştuğunuzda mutlaka masanıza yaşlıca biri gözleri parlayarak kırık Türkçe’siyle gelir, selam verir, İstanbul’dan bahis açar. Neredeyse Türkçe konuşmaktan gurur duyduğunu hissedersiniz ses tonunda.

Dün öğlen yemek yerken, yüzünde yılların eskitemediği yakışıklılığı ve muhtemelen kendini bildi bileli çalışan bir insan olmanın hareketliliği ile Mihayil bizi selamladı. İmroz (Gökçeada) doğumlu Mihayil, Zoğrafyan’da okumuş, Menemen’de askerliğini yapmış. 60’lı yılların başında Beyoğlu’nda o zamanlar meşhur Pınar Lokantasında (söylediğine göre Dünya sinemasının karşısındaymış) garsonluk yaparmış. Kendisinin anlattığına göre o günün Beyoğlu’sunda sinemadan, tiyatrodan çıkan kalabalıkla dolup taşan restoranda günde 15.000 fiş keserlermiş. Arjantin bira çok popülermiş ve Beyoğlu’nun tadına doyum olmazmış. 1982’de bir arkadaşının yardımıyla önce İsviçre’ye göç etmiş, ardından Atina’ya. Oturduğumuz lokantayı açmış. Hala her Allah’ın günü Ahtapot avlıyor, elleriyle tadına doyulmaz tarama, cacıki, patlıcan salatası yapıyor.

Türkiye’li Mihayil, bizi elleriyle yaptığı mezelerle besledikten, keyifli keyifli sohbet ettikten az sonra

Buralar çok güzel, iyi yapmışsınız, huzurlu, sakin bir hayat kurmuşsunuz dediğimde; “buralar güzel de Kireçburnu, Tarabya, Büyükada güzel değil mi?” dedi gözlerinin içi parlayarak, özlemle. Yutkundum, artık değil demeye utandım, gülümsemekle yetindim.

Son günlerde Beyoğlu ve İstiklal caddesinin geldiği hazin durum artık gözardı edilemeyecek kadar kötüleştiğinden beri medyada epeyce yer buluyor. Ucuz markalar, kalitesiz yeme-içme, kültür sanattan alabildiğine uzaklaşmış, içi boşalmış bir kuru kalabalık sokağına döndü İstiklal Caddesi. Yazarlar, çizerler, eski müdavimler, gidişattan dertleri olanların ortak görüşü, dünün bu günün habercisi olduğu yönünde. Son derece haklılar, ancak dün, sanırım onların kastettiğinden çok daha eski bir geçmiş. Türkiye’yi memleketi, Türkçe’yi dili bellemiş, bugün hala baktığımızda içimizi ısıtan güzel binalar yapmış, buralarda asker olmuş, yaşamış, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış güzel insanları kaybettik de bizen geriye ne kaldı? Giderken yanlarında özlemle andığımız samimiyeti, sadeliği, güzelliği de götürdüler. Biz kuru kalabalıklara, onlar özleme mahkum oldu. Mihayil, Atina Riviera’sında her sabah ahtapot avlıyor, elleriyle lezzetli mezeler yapıyor. Hala İstanbul’un bıraktığı kadar büyülü ve güzel olduğunu sanıyor. Türkçe ona belki ilk gençlik aşkını, belki ilk maaşını, kaybettiği annesini, babasını anımsatıyor. En azından bazılarımızın hayallerinin İstanbul’u güzel kalsın zira kendisini kemire kemire tanınmaz hale getirdik.