Banu Uçak

Mimar, Editör, Danışman

Feleğin Çemberi

veya yüreğimize su serpme rehberi

Kaygı ve korkuyla henüz tanışmamış bendeniz, yıl 1980 olmalı. Dünya yanmış, benim umrumda değil.

Bu günler zor günler. Uyanmanın, üretmenin, düşünmenin zorlaştığı, kaygının insanı esir aldığı günler. Üstelik sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın her yerinde taşların yerinden oynadığı, bildiğimiz düzenin değiştiği, baskının arttığı kaynakların azalığı, mezalimin iyice zalim, mazlumun hepten kaybettiği günler.

Dün içimden kovamadığım bir sıkıntıyla uyanmış, bezgince müzik dinlerken fark etmeden içim bir an olsun hafifledi. Nedensiz içimde beliren bu iyimserliğin sersemliğini atlatır atlatmaz içimi yokladım. Hepimiz biliriz ki erken kalkan horoz gibi bu topraklar nedensiz ümidi de pek sevmez.

Fark ettim ki iyimserliğim çocukluğumda annemin mutfakta yemek yaparken çalmayı eksik etmediği grundig el radyosundan gelen tanıdık bir sesin kulağıma çalınmasındanmış. O müzik beni, sobalı bahçe içindeki bir eve, üzerinde her zaman kalın bir sabahlıkla soğuk mutfakta neşeyle işini yapan genç mutlu bir kadın olan annemin şarkılara eşlik eden tatlı sesine, yeni kızarmış mücver kokusuna, bahçedeki salıncağa, oyuna, kaygısızlığa, güneşli günlerde öğle uykusundan uyanma mahmurluğuna, manolya ağacının kokusuna götürdü.

https://www.youtube.com/watch?v=l9h9iShkzQ0

Tüm bunlar gerçekten bir saniye içinde içimden su gibi aktı geçti. Şarkının sözlerine dikkat edemedim ilk anda ama, müzikten içime güneş damlıyor gibi geldi. Fark ettim ki Sezen Aksu, kendi bestelediği, Nilüfer’in sözlerini yazdığı “Uzaklarda bir Yerde” yi söylüyordu. O zamanlar kavramamın mümkün olmayacağı, tutkulu bir yaz aşkını anlatan bu şarkı bana şanslı, mutlu çocukluğumu hatırlattı. İçinde bulunduğum ruh hali ile dramatik bir zıtlık içinde olan çocukluk günlerimi andım, ne güzel günlerdi diye geçirdim içimden hüzünle.

Sonra bir anda ayıldım. O çok güzel, mutlu günler, 1980’lerin başları, ülkenin yine kendi kaderine gömülmüş, berbat bir itişmenin içinde olduğu, içine kapalı, nice ocağa kor düşüren, nice gencin kaybına, ruhsal ve bedensel olarak sakatlanmasına neden olan, bir çokları için kapkaranlık yıllardı. Ben şanslıydım, örselenmemiştim, olanların pek azı bana yansıdı.

Peki benden önce babamın çocukluğu, gençliği nasıl geçti? Herşey çok mu farklıydı? Onca yokluğun, yoksulluğun, Marshall yardımlarının yılları. Yine çatışmalı, iki günün başı kapanan okullar, can güvenliği olmayan hocalar, birbirine düşman öğrenciler, kalbi kırık, geleceğinden kaygılı 68 kuşağı…

Bir kuşak geride, Kurtuluş Savaşı sonrasında, babasız İstanbul’a annesiyle göçen yetim dedemin, bu günkü sorunlarımızı neredeyse kozmetik hale getiren, gerçek “açlık”, yani varlık-yokluk mücadelesi verdiği günler mi ferahtı yaşam? Çocukluğumda bana masalsı bir melodram gibi gelen ayakkabı köselesinin kaynatılarak yemeğe katık yaptıkları günlerin hikayesi hala kulaklarımda.

Elbet o günlerde de bu hikayelerin hiç değmediği, ferah feza yaşayan bir azınlık vardı. Ama hep sayıca daha az ve münavebeli bir düzende toplumun sürekli değişen dinamikleriyle, birbirlerine sıralarını vererek farklı kesimlerin mensubu olarak müreffeh hayatlarını sıradakine verdiler, göçüp gittiler.

Şimdi bir çok arkadaşımın çocuğu var. Onlar da ailelerinin bin bir çabası ile örselenmeden yetiştirilmeye çalışıyorlar. Ve maalesef ülkenin birçok yerinde yangın yine kül ediyor, bezdiriyor, korkutuyor. Ama çocuklar doğmaya, insanlar sevmeye, evlenmeye, ayrılmaya, güneş doğmaya devam ediyor. Belli ki artık yetişkin olarak hayatın içinde güreşme, olanlarla yüzleşme sırası bende olduğu için bugün içi kararan benim. Ama şu anda etrafımızdaki çocuklara, gençlere bu ruh halini boca etmeye hakkımız yok diye düşünüyorum. Belli ki bu döngü daha birkaç nesli feleğin çemberinden geçirecek bu coğrafyada. Berbat ve bitimsiz Türk dizileri gibi fon değişecek, tema değişmeyecek. Bize hep yaşamak düşecek, bir şekilde, elimiz erdiğince iyileşmek, iyileştirmek

Ne dün o kadar güzeldi, ne bu gün o kadar karanlık. Hayat kendi bildiği haliyle akıyor, biz de başımızı bir şekilde suyun üzerinde tutmaya çalışıyoruz. Size teselli oluyor mu bilmiyorum, bu düşünce beni epeyce sakinleştiriyor. Ne de olsa yaşamaktan kaçılmıyor ve yaşadıkça insan bir biçimde ümidi yeşertmeyi ama az ama çok başarıyor. Bizi gezegenin efendisi yapan belki de bu garip ama büyülü özelliğimiz.


Also published on Medium.