Banu Uçak

Mimar, Editör, Danışman

Güzelliğe Güzelleme

Dün bir toplantıda mimarlık eğitiminin bana kazandırdıklarını özetlerken “mimarlık bana güzeli gördüğümde tanımayı öğretti” demiş bulundum. Aslında “güzellik” meselesi, uzunca süredir aklımı, gönlümü kurcalayan konuların başında geliyor. Ben insan marifeti her türlü güzelliğe, nefes almak kadar ihtiyaç duyan, bunun incelikli tezahürleriyle beslenen biriyim, yalnız olmadığımı da biliyorum. İşin ilginç yanı “güzellik” kelimenin içinde barındırdığı olumlu anlamlara rağmen, hayattan, işten, kentten, evden beklentinizin içine dahil ettiğinizde bir anda naif, elitist hatta zaman zaman sığ olarak yaftalanmanıza neden olabilecek kadar tehlikeli bir kavrama dönüştü.

Güzelliğin basitliğine bir örnek, küçük bir avlu, mavi bir gökyüzü, bir sıra ampul, Shoreditch, Londra

Yıllardır “gönül kimi severse güzel odur” diyerek türlü türlü çirkinliğe bahane bulmaktan ziyadesiyle sıkıldım. Kendi annem bile “geçen gün çok uçuk kaçık bir bina gördüm, kesin sen bayılırsın” gibi yaklaşımlarıyla tasarım beklentisinin, hatta eğitiminin gündelik hayatta kendine yer bulamadığını, lüks algılandığını, ötekileştirildiğini kolayca dile getiriyor. Sanki güzeli kavramak, tanımlamak, aramak yalnızca mimarlar ve tasarımcıların yetki alanına giriyor.

Tabii iğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırırsak, kerameti kendinden menkul terminolojimiz, aslen öznesi sadece biz mimarlar olmayan eserlerimizi sadece birbirimizle tartışma eğilimimiz, modernist egonun son kalan tezahürü “işvereni eğitme hakkını kendimizde gören” bakış açımız, zaman zaman snobluğa varabilen “cool” severliğimiz bu yaftaların bizlere yakıştırılmasında etkin rol oynamış olabilir.

Modernist güzelliğin şahikalarından Neue Nationalgalerie, Mies Van Der Rohe, Berlin

Oysa bütün tanımlardan uzaklaşıp sadeleştiğimizde, kalp güzeli tanımakta hiç güçlük çekmiyor. Güzelliği, kendi bildiğim alanda, mimarlıkta tanımlamak gerekirse; eğitimli bir gözün çoğunlukla iyi bir mekanda hissedilen keyfi belli parametrelere ayırabilme becerisi, bu mekanı deneyimleyen insanlardan daha fazla zevk alacağı anlamına gelmiyor. Güzel bir kadının yüzünün altın orana uygunluğu nedeniyle gözümüze hoş göründüğünü bilmesek de, beğenebiliriz. Güzelliğe ilişkin beklentisizliği kendi mesleğime tahvil ettiğimde en büyük sorunun mimarlık hizmetinin aslında ne anlama geldiğinin yapı sektörünün bu dev atılım döneminde bile tam olarak anlaşılamaması olduğunu düşünüyorum. İşverenler çoğunlukla çok önemli bir yatırımı emanet ettikleri, mimarları ile kendilerini nedense aynı takımda hissedemiyorlar. Zaten ilişkinin uyumlu kurulduğu durumları nihai ürünün her noktasında hissedebiliyoruz, basitçe yapılar “güzel” oluyor. Gerilimli, ego mücadelesi içinde bitirilmiş işlerde ise sonuç her zaman bir yerinden dökülüyor. Gözlemim, işverenlerin çoğunlukla mimarların “taleplerinin” (aslında seçimler demek daha doğru), dünyevi gerçeklikler karşısında naif, pahalı, uygunsuz olduğuna dair peşin hükümlerinin kurbanı olmaları. Bunu biraz daha deştiğimizde ise altında kültürel bir ayrışma ve güç mücadelesinin izlerini görüyorum. İşveren bu seçimleri ehlileştirme becerisini de bir övünç kaynağı olarak görebiliyor.

Singapur’un yükselen silueti içinde güzelliği bulmak da zor değil

Gerçekte hepimizin estetik beklentisi o güne dek cebimizde biriktirdiğimiz fotoğrafların bütününden ibaret. Herkesin bir “ev”in ne olması gerektiğine ilişkin bir fikri var. Sorun işveren-mimar ilişkisinde bu biriktirilmiş fotoğrafların birbirinden çoğu zaman çok uzak olması. Bu uzaklık bir potansiyel enerji olabilecekken çoğuz aman işi çıkmaza sokan bir duvara dönüşüyor.

Mountain Dwellings kat koridorları, BIG, Kophenag

Ayasofya’nın kubbesinin altında, Süleymaniye’de Rabi ve Salis medreselerinin avlusunda, Şemsi Paşa Camisi’nin bahçesinde kendini iyi hissetmeyi normal kabul eden ve bu duygunun “yeni” ile yakalanamayacağını hissedenlerin sayısı çok fazla. Oysa, anıtsallıktan çok uzak ve yeni olsa da iyi tasarlanmış evin penceresinin kenarında, merdiven kovasında, saçağının altında da insan kendini pek ala mutlu hissedebilir.

Güzele eğilimlenmek, dünyada geçirdiğimiz bu zamanı anlamlı kılmak için hepimizin ihtiyacı. İşi buna ilişkin en optimum çözümü aramak olan bazı meslekler var, bunlardan biri de mimarlık. Maalesef (ve neyse ki) heykeltıraşlık gibi bir başına yapılabilen bir iş değil. Pahalı, çok paydaşlı ve paydaşlar arasında asgari ölçüde saygı ve uyum gerektiren yapı yapma işinin gizli öznesi bence güzeli her koşulda talep edecek kullanıcı. Güzelliğin zaman, yer, malzeme, bağlam ile ilişkisi bambaşka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun. Ancak bu yüzden ben kendi adıma güzelliğe eğilimlenmekten, hayal ve talep etmekten hiç mi hiç vazgeçmiyorum.